Evden içeri girince önce elektrik düğmesine basıyorum, sonra televizyonunkine ve onunla neredeyse aynı anda, bilgisayarımın düğmesine... Kısa süreyle dışarı çıkacaksam, üstadı huzursuz etmemek adına, onu açık bırakıyorum. Çok çalışkan bir bilgisayarım var, günde 17-18 saat görev başındadır. Bir de boyuna açıp kapayarak yükünü arttırmayalım. Bir yere çağrıldığım zaman, "Bilgisayar var mı?" diye soruyorum ("F" klavye de soruyorum ama, o ayrı bir mesele)... Yok mu? Bir anda irkiliyorum: Nasıl yani? Bilgisayar yok ne demek? Peki, biz nasıl çalışacağız, ağbi? Zaman nasıl geçecek? Sıkıntıdan patlarım. Bilgisayar-kitap-CD-DVD dörtlüsünden uzakta geçen vaktime genelde acıyorum. Hele doğru dürüst bir nedeni yoksa... Yemekler, resepsiyonlar genelde benden ırak... Oldum olası, öyle uzun yemeklere tahammül edememişimdir. Şimdi bütün bütün ellerim kaşınıyor. Ben evde olsam, kim bilir ne kadar çok iş yapmıştım! Nerden nereye? Bilgisayarla yakın plandan ilk tanışıklığımız, Hürriyet'in yan yayınlarında oldu. Daktiloya küçük yaşta alışmıştım, babam bana bir Baby Hermes armağan ettiğinde 10 yaşındaydım sanırım. Sonra çok daktilom oldu, gene de aklım hep işyerlerimden birindeki duayenimiz Matmazel Sona'nın kuş tüyü gibi tuşlu siyah Erika'sında kalmıştır. Q klavye olsa da... Bir de yarı otomatik Smith-Corona'm vardı ama, bir türlü alışamamıştım, hep satır aralarını elle vurup vermeye çalışırdım. Hal böyle olunca, bilgisayarın bana öcü gibi görünmesine de şaşmamak gerek. Gerçekten de öyle göründü. Ama acil bir öcü değildi, yani hemen onunla yazmamız gerekmiyordu. Biz oturup daktilolarımızda güzel güzel yazıyorduk, bilgisayar da Oktay Kurtböke'nin odasında güzel güzel duruyordu. Sonra bir gün kızım Elif, Brighton Technical College'dan taze çıkmış olarak ziyaretimize geldi. Bilgisayarla ne yaptığımızı sordu. Omuz silktik. Ne yapalım, hiç, orada öyle durup duruyor işte. Bizi ayıplayarak süzdü, "Siz sevilmeyen bir bilgisayarın ne kadar acı çektiğini biliyor musunuz?" dedi. Sonra onunla ilgilendi, açtı, çalıştırdı. İyi bir bilgisayarmış, öyle dedi. Hatta, yalan olmasın, nicedir orada süs gibi dikilen Washington Post bağlantılı makineyi bile çalıştırdı sanırım. Bize bilgisayarı kullanmamızı tembihleyip gitti. Güldük geçtik. İyi ki kendisi kullanmayı öğrenmiş, bize hava atıyor. Biz o makinede nasıl yazı yazarız, sayfaları nasıl çizeriz? Laf işte! Kendimizden memnunduk, oysa felaket gelmiş çatmış meğer. Yukarıdan emir geldi: sistem değişmiş, artık her şey bilgisayarla yazılacakmış, sayfalar da bilgisayarla çizilecekmiş. Bizim dehşetimiz, sayfa sekreterlerinin dehşeti yanında solda sıfır kaldı. Koskoca kağıtları önüne koyup gönyelerle işaretleyip kurşunkalemle çizmek, beğenmeyince silmek nerede, ne idüğü belirsiz bir makinede sayfa yapmak nerede? Üstelik de terbiyesiz bir makineydi, insana çatır çatır cevap veriyordu: "Yetkin yok", "Önce yazdığını sil", yok bilmem ne... Neyse ki "Yetkin yok" yerine "Yektin yok" diyordu da, biraz içimiz ferahladı. Kek işte! Daha doğru dürüst yazmayı bile bilmiyor! Sayfa sekreterleri onu "mandepsiye bastırma" girişimlerinde bulunuyordu. Rahmetli Turan Karasu'nun, bilgisayarın bir açığını yakalayıp da ağzı kulaklarında, "Yaktım çıranı!" demesini hiç unutmam. Programımız, bir tür Norton Editor programıydı sanırım, kapkara ekran üzerine yazıp duruyorduk. Renk, başkaca görüntü hak getire! İki ay sonra, "Daktiloda yazmayı tercih eder misin?" diyenlere hayretle bakıp "Aklını mı kaçırdın?" diye sormaya başlamıştım bile. Sanıyorum ki o ilk iki aydan sonra bir tek kez geriye dönüp bakmamış, "Keşke daktilo olsaydı" dememişimdir. Daktilolu yıllarımı hoş bir hatıra olarak sakladım. Bir türlü bilgisayara geçemeyen arkadaşlarımızla kafa bulduk ki, bunlar genelde, el yazısından daktiloya geçmekte de zorluk çekenlerdi. Bir ara (sanırım YKY'de), Mac'e geçmek zorunda kalınca feryat figan etmiştim, sonra PC'ye döndüm ama Norton'dan Word'e geçiş de bir miktar acılı oldu. Şimdi herhangi bir sistemde çok da güçlük çekmeden yazacağıma inanıyorum. Bilgisayardan farklı bir çalışma şekli ya da bilgisayarsız bir yer düşünmem, hadi imkansız demeyeyim de, çok zor... Bir de oyun meselesi var, tabii. Kanıma ilk giren oyun, Tetris'tir. Oyun oynamanın evrenselliğini ise ilk kez Bilbao'da genç bir çocukla, birbirimizin dilini hiç bilmeden fevkalade anlaşarak Tetris oynadığımızda keşfetmiştim. Gerçi o oyunlarda bu çağın çocukları kadar iyi sayılmam, ayrıca dalgın ve dikkatsizim, "Age of Empires"da savaşmaktansa taş çıkarıp tarla sürmeyi tercih ettiğim için hain düşmanı her an kapımın eşiğinde bulabiliyorum ama, oyunsuz bilgisayara da ben bilgisayar demem. Hatta oyun zenginliği meselesi, bazı tercihlerimizde tayin edici olmuştur. Şu sıralarda "Empires"ın yanısıra "Age of Mythology" (Titan'lı ve Titan'sız), Shanghai ve Snood oynuyorum daha çok. "Myst"i de severim ama kaybolup gitmiş, yeniden almak lazım. Bu vesileyle, biraz Prince'le ama özellikle Doom'la geçen (Quake'i sevemedim, nedense) yıllarıma da sevgiyle selam yolluyorum. Bilgisayarsız bir hayat mı? Nasıl yani? |