Dijital kamera ile “gerçeğin” peşinde...


röportaj : DUYGU ATAY
fotoğraf : ULUÇ ÖZCÜ
D.A. :Ulaş İnaç adını herkes ilk filmi ile Altın Portakal alan yönetmen olarak duydu ama hakkınızda bilinenler çok az. Bize "Türev"i çekene kadar neler yaptığınızdan söz edebilir misiniz?
U.İ. :90'lı yılların başında Fransa'ya fizik okumak için gittim. Çocukluk yıllarımdan beri müziğe ilgim ve bunun ötesinde ciddi bir müzik eğitimim de vardı. Bu nedenle Fransa'da fizik okurken eşzamanlı olarak Paris Konservatuarı Şan Bölümü'ne de devam ettim. Zaten İstanbul'da yaşarken de İstanbul Üniversitesi Güzel Sanatlar'da Şan Bölümü'ne gidiyordum. Paris'te 1998-2001 yıllarında Pierre Boulez ve bir festival topluluğunda solist olarak Peter Brook'la çalışma şansım oldu.
D.A. :Sinema nasıl başladı?
U.İ. :Annem-babam o sektörde çalıştıkları için, çocukluğumdan beri evimizde sinemayla ilgili çok malzeme vardı. Dolayısıyla Fransa'ya gitmeden önce bu malzemeleri kullanarak hem film çekiyor, hem de montajını yapıyordum. Aralıksız olarak da senaryo, öykü yazıyordum. Bunların büyük bir kısmı hayata geçmedi. Bunun dışında bir el kamerasıyla insanları kaydediyordum. Günlük yaşamın içerisinde gerçek dediğimiz şeyin alt katmanlarını keşfedebilmek için iyi bir arşiv oluşturdum. Fransa'da opera yönetmenleriyle çalışırken bu oyuncu yönetimi işi nasıl yapılıyor diye epeyce düşündüm. Sonra, bundan iki yıl önce iyice düşünülerek verilmiş bir karar sonucunda, kadrolu sanatçısı olduğum Paris Operası'ndan istifa ettim. Koltuğumun altına senaryolarımı alıp, bunları hayata geçirme düşüncesiyle Türkiye'ye döndüm.
D.A. :Topraklarınıza, ait olduğunuz coğrafyaya döndünüz... Sinema anlamında sizin için verimli olabilir mi bu topraklar?
U.İ. :Yaşadığımız bu topraklar kültürel anlamda çok zengin fakat birikimi çok zayıf. Avrupa'nın 600 senede geçtiği aşamalardan henüz geçmemiş, Rönesans'ı yaşamamış bir toplumuz. Ancak diğer taraftan; Avrupa kültüründeki toplumsal enerjinin de miadını doldurmuş olduğunu düşünüyorum. Türkiye çok dinamik bir ülke ve derinlikleriyle tasvir edilebilecek insan tipleri bakımından inanılmaz bir çeşitliliği var. Henüz bozulmamış mı desek ya da miadını doldurmamış mı desek.... Belki de bakir, keşfedilmemiş demek lazım... İnsanın kendi kültürünü, köklerinin bulunduğu toprakların doğurduğu insanı ifade etmesi çok daha kolay. İstediklerinizi başka bir kültürde ifade etmeye çalışmak, sanki eldivenle el işi yapmaya benziyor. Benim ruhunuzla bağlantınız kopuyor... Araya hissizleştiren bir mesafe giriyor...
D.A. :Türev ilk uzun metraj filminiz mi, yoksa bu filmden önce başka çalışmalarınız var mıydı? Kısa film, belgesel gibi...
U.İ. :Türev ilk uzun metraj filmim. Ondan önce kendi kendime gün ışığına çıkmayan denemeler yaptım sadece. Fakat açıkçası epeyce ter döktüm. Pek çok şeyi el kamerasıyla video kasete kaydettim. Onları bilgisayarda montajlayıp, üslupla ilgili bir şeyler yakalamaya çalışıyordum. Bu bağlamda çok fazla zorlanmadan Türev'e geçtim.
D.A. :Önceki çalışmalarınızın hiç biri gün ışığına çıkmadan, Antalya Film Festivali'nde ilk çektiğiniz uzun metraj ile ödül alıyorsunuz. Bu durumu siz nasıl açıklıyorsunuz?
U.İ. :Sanat bence çok "profesyonel" bir etkinlik değil. Öyle olduğunu söyleyenler çok fazla var etrafımızda ama bu benim yaklaşımım. Sonuçta siz kendinizi ifade ediyorsunuz ve bir eser ortaya çıkarıyorsunuz. Evet, festivalde bir jüri bu esere baktı ve jüriyi oluşturanlar kendi beğenilerine ve sanırım belli kriterlere göre bu ödülü verdiler. Hiç ödül alamayabilirdi de ama bu ihtimaller beni rahatsız etmiyordu... Sonuçta, ben yaptığım iş bittikten sonra utanmadan, sıkılmadan seyrettim. Kendimle baş başa kaldığımda, yapmak istediğim şeye ulaştığımı hissettiğim için çok rahattım. Diğer taraftan kabul etmek gerek, çok büyük bir dönüm noktası oldu bu ödül. Bunu tabii zaman gösterecek ama en azından teorik olarak bazı şeyleri kolaylaştırdı. Beni gururlandırdı ve "yapılan işin neticesini görmek" denilen bir tatmin yaşattı... Ama festivalde böyle bir sonuç alınmasaydı da aynı çizgide çalışmaya devam edecektim. Yazmaya da film çekmeye de devam edecektim...
D.A. :Filmi dijital ve sesli olarak çektiniz. Türkiye'de ünlü yönetmenler bile filmlerini sessiz çekmeyi sürdürüyorlar. Bu durum oyuncular için de avantaj sağlıyor ve onların da sesli çekim deneyimi pek yok zaten. Sizin oyuncularınız sesli çekime uyum sağladılar mı?
U.İ. :Baştan beri sesli çekmeyi düşünüyordum zaten. Türk sinemasında diyalog söz konusu olduğunda büyük zaaflar var, ses çok önemli. Benim istediğim bir sürecin içinde doğallığın yakalanması. Günlük hayatta örneğin biz konuşurken 'lapsus', yani dil sürçmeleri oluşuyor. Bütün bu defoların çok büyük anlamları, hedefleri; yani her şeyden önce işlevleri var. Oyuncu yönetiminde ezberlerini olabildiğince kırarak oyuncularımın ekleyebilecekleri repliklerle belli bir doğallığı yakalamaya çalıştım. Oyuncu önce senaryoyu ezberliyor, sonra o ezberi kırarak belli oranlarda doğaçlama yapıyor. Ama metnin akışı baştan sona kadar belli. Herhangi bir sahnede nereden kıracaklarını üç aşağı beş yukarı biliyorlar. Bu yüzden sesli çekilmesi gerekiyordu.
D.A. :Türev'i kısıtlı bir bütçeyle çektiğinizi biliyoruz, ne kadara mal oldu? Aralık ayında başladığınız ikinci filminizi de aynı anlayışla mı çekeceksiniz? Tanınmış oyuncularla çalışmayı düşünüyor musunuz?
U.İ. :Türev için post prodüksiyon aşaması hariç, yani filmin 35 mm.ye aktarılması hariç, sanırım 15 bin dolar gibi bir harcama gerekti. Türev'de uyguladığım yöntemi, yeni filmimde de uygulayacağım. Yine dijital çekip 35 mm.ye aktaracağım. Türev'i prova aşamasında baştan sona çektik sonra gerçek çekim sırasında bu durum bize yumuşak bir geçiş sağladı. Yeni filmi de öyle çekeceğim. Prova aşamasında muhtemelen kast oluşacak. İki-üç provadan sonra oyuncunun role oturup oturmadığı anlaşılacak. Yine Beste Bereket'le çalışmayı düşünüyorum ama bu kez kadro biraz daha kalabalık olacak. Belki Türev'de çalıştığım oyuncular da olabilir. Ben hiçbir alanda star kavramına inanmıyorum ama o role uygun düşüyorsa tanınmış biri de olabilir. Zannediyorum ekip ilk çekim aşamasında yavaş yavaş oluşacak. Bu kez olanaklarım biraz daha fazla olacak ama ekip büyürse kontrolden çıkma olasılığı da yükselir diye düşünüyorum. Tabii, teknik olanakların artacağı kesin. Kazandığım ödülün tamamını yeni filmde kullanacağım.
D.A. :Siz sinemada kimi beğenirsiniz? Yönetmen, oyuncu...
U.İ. :İngmar Bergman, Orson Welles... Yılmaz Güney'in bazı filmleri... Nuri Bilge Ceylan'a çok büyük saygım var. Onun sineması bana güç vermiştir. Fransa'dan döndükten sonra çok bocaladım. Birkaç filme gittim, olacak şey değil... Büyük bir kültür şoku yaşadım. Neredeyse gemileri yakıp tekrar geri dönmek üzereydim ki, tesadüfen "Uzak" filmini gördüm. Sonra "Kasaba"yı... Gitmekten vazgeçtim! Bence diğer sanat dallarında da olduğu gibi Türk sinemasındaki en büyük eksiklik; edebi, felsefi ve etik bakış. Sadece şurası da (kafa) yetmiyor, bir de burası (yürek) lazım... Yürek, ahlak, vicdan... Tüccar değil de sanatçı olmak istiyorsan lazım bu... Dostoyevski, Çehov okumayan biri sinemacı olamaz. Hatta herhangi bir dalda sinemacı olamaz. Oyunculuğa gelince, sinemada star sistemine inanmadığım için, oyuncuların mutlaka okul mezunu olmaları gerektiğini düşünmüyorum. Sinema oyunculuğuyla tiyatro oyunculuğu çok farklı. Tiyatroda oyuncu, sinemada yönetmendir hakim olan... Nuri Bilge Ceylan'ın filminde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Antalya'da alanlar, profesyonel oyuncu değillerdi. Uluslararası festivalde de ödül aldıklarında, Sean Penn'e karşı yarışıyorlardı. Çünkü sinemada oyuncu olmak bir ruh halidir.
D.A. :Teknoloji her gün akıl almaz boyutta gelişiyor. Buna rağmen filmler genellikle 35.mm çekiliyor. Siz neden dijital çekmeyi seçtiniz? Bunun özel bir nedeni var mı?
U.İ. :Teknoloji gelişiyor ve en önemlisi sinema yapma maliyetlerini çok düşürüyor. Dolayısıyla ben de öncelikle bütçe nedeniyle dijital çektim ama olanaklarım olsa da dijital çekmeyi sürdüreceğim. Dijital teknolojilerin özgürleştirdiğine inanıyorum. Tüm dünyada böyle bir eğilim var zaten. Aslında izlerken çok da fark etmiyoruz çünkü filmler gösterimde 35 mm halinde oldukları için orijinalinde nasıl çekildiklerini bilmiyoruz. Amerika'da çok artmış durumda dijital çekim ve dijital gösterimler için yeni sinema salonları var. Önümüzdeki on yıl içinde de zaten filmler doğrudan dijital çekilecek ve peliküle aktarmaya gerek kalmadan dijital gösterime girecek. Uydular aracılığıyla filmler doğrudan sinema salonlarına girecek.
D.A. :Bizde de var mı dijital çekilen filmler?
U.İ. :Örneğin "İki genç kız" ve "Hırsız Var" öyle çekildi ama sonra 35 mm.ye aktarılıyor tabii. Filmin üslubu da önemli bu konuda, sadece imkân sorunu değil. Filmin hikâyesi gerekli kılıyor bu tarz çekimi. Aktüel kameranın gerçeklik duygusu verebilmesi için oyuncuların arasında kıpır kıpır dolaşması gerekiyor örneğin. Ne taraftan bir uyarı geliyorsa kamera o yöne dönüyor. Bu yüzden çevik bir kamera olması gerekiyor. 35 mm.lik kamerayla bunu yapmak olanaksız.
D.A. :Bilgisayar teknolojileri ile aranız oldukça iyi olmalı...
U.İ. :Dijital çekimden sonra montajını da evde bir PC'de yaptık, stüdyoya girmedik. Bence gayet de iyi bir montaj ortamı yaşandı. PC elimizin altında, evde gayet keyifli bir ortamda çalıştık. Yanlış anlaşılmasın teknolojiyi de yüceltmiyorum ama bilgisayarın iletişim ve hayatı kolaylaştırma gücünü kabul ediyorum. Tamamıyla işlevsel olduğunu biliyorum. Dijital teknolojinin özellikle sinemada gelişmesi bence çok hayırlı. Bu sayede ülkenin birçok yerinden birçok insan sinemacı olabilecek. Çektiklerini evinde kendi PC'sinde montajlayıp ortaya çıkarma olanağına kavuşacak.
Ulaş İnaç, bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde ilk uzun metrajlı filmi "Türev" ile Altın Portakal ödülünü aldı. Bu film oyuncusuna da "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü kazandırdı. İnaç, sinema yaparken "derdi"nin, günlük yaşamın içinde gerçeği yakalamak olduğunu açıklıyor... Sesli çektiği filmlerinde oyuncuların ezberlerini bir noktada kırarak, dillerinin sürçmesine izin veriyor, "lapsus"ların ardındaki gerçeği perdeye yansıtıyor...